Belki!…

Dilimdeki en büyülü sözcük bu; BELKİ…

Kötümser biri olmadım hiç: Belki de, bu sözcük sayesinde…  Karamsar biri de değilim. Umudumu yitirmedim hiç! HEP; Belki penceresinden baktım yaşama, yaşadıklarıma.

Ne demektir belki penceresinden bakmak? Yaşadığımız bir olay, duyduğumuz bir söz, uğradığımız  bir kaza, bir yitim karşısında, bizi ayakta tutabilecek bir  yaklaşım, hoşgörü, özveri, dayanç, direnç veren bir bakış:  (Belki bunu demek istememiştir. O da insan benim gibi, bu  iş fedakârlık istiyor galiba. Küsmekle ne geçer elime, yaşama sevinci önemli benim için gibi tümcelerle anlatabileceğim)  ve olayların akışını zamana bırakma anlayışıdır, bana göre.

Hani bir söz var dilimizde! “Öfkeyle kalkıp zararla oturmak”.  Böylesi bir durumda, ileride sizi tedirgin etmeyecek,
öfkenizi bal eyleyecek bir süre, bu belki… Kendinizle barışık  olmanın; çevreyle, eşiniz dostunuzla da barışık yaşamanın  kapısı da olabilir, bu belki…

Belki, kuşkuyu, şüpheyi ortadan kaldırır mı? Kaldırmaz, ama sizi daha sağlıklı, daha iyi, daha doğru, daha yerinde
düşünmeye, kararlar vermeye götürebilir…

Belki, yersiz telaşları azaltıp bir rahatlığa da kavuşturur  bizi. Yılı ne kadar olursa olsun kısa sayılan ömrü, kendimize
zehir ede ede, içimizi kemiren kurtları ürete ürete yaşamaktan  da alıkoyar, en azından.

Sevgileriniz nefrete dönüşmez, belkiyle. Yanlış yapanı  utandırabilirsiniz de. Hatta büyürsünüz onun gözünde. Özgüven de kazanırsınız, karşınızdakine güven bile aşılayabilirsiniz.

Hani reklamlarda deniyor ya, “Büyük düşünün”  gibi geniş düşünün; dar kalıplara sıkışıp boğulmayın derelerde…  Okyanuslara açılın demek istiyorum.

Burada bir itirafta bulunayım: Bu belkiyle, içimdeki yasaklardan,  yasaklamalardan da kurtuluyorum, ben. Kendimi
saklama gereği de duymuyorum. Her yönümle, her  şeyimle açığım herkese. Almaktan çok, verici kıldı beni bu
bakış açım. Dahası, anlaşılmayı beklemek yerine, anlamaya  çalışıyorum, insanları.

Hani, “çıkmadık canda umut vardır”, örneği; yaşama sevinçle bakan, sevgiyle insana yaklaşan, çıkarıyla toplum
yararını dengelemesini bilen birkaç kişiyi böylece kazanabiliriz,  umudu olarak da değerlendirilebilir bu yazımın
amacı.

Toplumsal sıkıntılarımızın temelinde, uzun yıllardır eğitiminde  felsefeyi, mantığı ve sosyolojiyi ders olarak okutamayışımızın  büyük payı olduğunu düşünüyorum. Gerçi, seçmeli ders olarak konuldu ama, seçen kim, kaç kişi, meraklısından başka. Öyle kafa yoracak, sınıf geçmeyi zorlaştıracak dersi, bırakın öğrenciyi hangi veli ister ki!

Kendisiyle yüz yüze gelmekten korkan bir toplum olduğumuzu  yadsıyamayız. Bunda, anne babaların kendilerinin
geçmişini gizleme, çocuklarından saklama alışkanlığımızın da rolü var kuşkusuz. Bir dönem çocukları korkuta korkuta  büyüttük. Şimdilerde, çocuklardan korka korka yaşlanıyoruz…

Yanlış mı söylüyorum?  Bir değişim, neyin gereği olursa olsun, yaşamı kolaylaştırmanın, sevmenin, sevdirmenin akılcı, çağdaş ve yaşamsal yöntemlerini içermeli ki, açık, dürüst; eleştiriye de, öz eleştiriye  de belki penceresinden bakmanın rahatlığını hep birlikte yaşayalım.

Belki; yanlışın karşısına doğruyu, çirkinin önüne güzeli, kötünün yerine iyinin konulmasıdır, belki de.
Ne dersiniz?

Mustafa Kademoğlu

Bu habere de bakabilirisiniz

Manisa’ya gelen işçilerin koronavirüs bulaştırma riski..

DÜNYA’NIN GÖZÜ KULAĞI ‘KORONA BORSASI’NDA Kimilerine göre 2019 yılının Aralık sonunda kimilerine göre de 2020 yılının …

Bir Cevap Yazın

error: Content is protected !!
%d blogcu bunu beğendi: